Kitaplar ve Yazarlar

Bir kitabı alırken hiç kapağına göre ya da başlığına göre değerlendirdiğiniz oldu mu?

Son dönemde gördüğüm ve gerçek anlamda yapmak istediğim bir girişim olan kitapları gazete ve benzeri kağıtlarla kaplayıp kapak, yazar ve kitabın ismi gözükmeyecek hale getirdikten sonra kitabın içinden 3-5 bilgiyi üstüne yazarak kitapları sahaf gibi bir yerde okuyucularla buluşturmak istiyorum.

Bazen bir kitabı sırf kapak tasarımını beğenmediği için köşeye atan insanlar gördüm. İçindedkinin asıl önemli olduğunu yalanını kendine söyleyen bu insanlara bazı şeyleri göstermek için.

Bu projede bana yardım edebilecek ve destek olabilecek insanları bekliyorum

Yardım Etmek

Uzun zamandır içiinde bulunduğum ve bulunduğuma gerçekten mutlu olduğum bir sosyal sorumluluk projesi var. Bu projede gerçekten kendime çok güzel ve pozitif arkadaşlar edindim. Edindiğim insanların yanında onlarla beraber güzel insanlara yardım etmek gerçek anlamda beni mutlu ediyor.

Çoğu zaman beni mutlu etsede yardım etmek, yardım etmeye çalışırken bazı insanlarla girdiğimiz muhabbetler ve istediğimiz yardımlar sonucu aldığımız dönüşler beni derinden etkiledi. Toplumumuzda kesim ayırmaksızın kendilerini insanlara ve ihtiyacı olanlara kapatmış o kadar çok insan olduğunu gördüğüm için resmen topluma olan inancım biraz sarsıldı.

İnsanlara kendi kazançları dışında belli bir kazanç olmadan anonim olarak yardım etmek neden bu kadar zor anlamıyorum.

Altered Carbon

Sanallaşma yolundaki son 10 yıldaki ilerleme gerçekten inanılmaz bir düzeyde. Sanal ortamın yani bilgisayarın evlerimize girmesiyle beraber ben ve benim gibi oyun delisi insanlar için yeni bir dünya hatta yeni bir evren oluştu. Günlük hayatta olmak istediğimiz kahramanlar yapmak istediğimiz seçimler ve yaşamak istediğimiz bazen adrenalin bazen drama ve bazen ise komedi dolu dünyalara kapı açıyor.

Kendimizden fazlası olduğumuz bu sanal dünya son 10 yılda adeta bilgisayar ekranından çıkıp “VR” yani “Virtual Reality” ile hayatlarımıza neredeyse 3 boyutlu olarak entegre oldu. Resmen artık istesek tam anlamıyla sanal ortama bir ekrandan izlemek yerine içine girebiliyoruz. Club Penguin ile başlayan, Sanalika ile devam eden bu sanal gerçeklik oyunları sonunda VRların yaygınlaşması ile belki birgün kendi zihnimizi internet ortamına yükleyip, sanal bir dünya içerisinde yürüyebileceğimizi düşünüyorum.

Bu yazıyı böyle yazmamın ve böyle bir ortamda paylaşmak istememin nedeni “Altered Carbon” isimli dizinin gerçek anlamda sanallaşmış yaşamın adeta gelebileceği bir seviyeyi ve aynı zamanda klonlamayla, yapay zekayla birleştirilerek oluşturulmuş bence dahiyane bir örneği.

Aynı isimli kitaptan esinlenilerek Netflix tarafından oluşturulan çok kaliteli bir dizi. İzlemenizi kesinlikle öneririm. Kitap olarak daha kendim de okumadığım için herhangi bir yorumda şimdilik bulunmak istemem. Sizinde gözünüze çarpan ve hoşunuza giden teknolojik gelişmeler ile yakın bir yüzyılda görebileceğimizi tahmin ettiğiniz diziler var mı sevgili okurlar?

İstenmeyen Güzel Sonuçlar

Hayatı bazen akışına bırakmak lazım. Düşünmeden, koşturmadan, hesaplamadan yapmak lazım hareketleri. Normalde çok düşündüğüm ve gözümde inanılmaz büyüyen işlerden ya vazgeçerim ya da son güne kadar ertelerim yani yapmaktan kaçınırım… Yapmak istemediğim icin değil aslında başta dediğim gibi gözümde çok büyüttüğüm için oluyor bunlar hep. Farkındayım otursam masanın başına çok rahat yapabilirim ama şimdi kim kalkacak o güzelim uykudan, kim bozacak o dillere destan rahatlığı?

Bugün eski sınıf arkadaşlarımdan birine tıp balosu biletleri ile ilgili bir söz vermiştim ama dersi 3.20de bitiyordu ki benim erken gitmem için hiç bir neden yoktu. Peki ben ne yaptım, sabah kahvaltısından sonra resmen ayaklarım beni okula sürükledi saat 12 de. Gerek var mıydı? Hayır, tabikide yoktu! Sonra fark ettim ki şimdi kullanabileceğim, ıvır zıvır denebilecek küçük işleri halletmem için 2 saatim vardı. Bu resmen son 10 gün içerisinde yapmam gereken işlerin bütünüydü… Güzel bir şekilde kahvemi alıp, işlerimin hepsini tek tek hallettim. Sonrasında resmen evren bana “Aferin lan keltoș!” diyerek ödülümü verdi: Okul hocalarımdan birisi, kendi yazdıkları ders kitabını bana hediye etti.

Resmen hayat, akışına bırakıp yaşadığım her gün ya zihnen ya bedenen ya maddi ya da manevî anlamda beni ödüllendirdi. Bu olay hiç sekmedi belki de karma denen olay ya da kozmik etki denen olay budur. Sizin böyle bir anınız var mı sevgili okurlar?

Koşuşturmacaya Ayağı Takılanlar

Bazen istesekte bazı koşuşturmacalara ara veremiyoruz. Bunu kendi üstümden anlatmak istiyorum sizlere. 15 tatilde yaptıklarımdan çok yapamadıklarımın aklımda olması gerçekten beni üzüyor. Resmen yaptıklarımla yetinememek ve tatil bitince bunları yapamayacağım diye üzülmek, aslında beni tatil yapmaktan alıkoyuyor. Tatil yapmam, dinlenmem ve pozitif enerjimi toplamam için verilen sürede bazen kendimi daha çok bunalttığımı hissediyorum. Yapılacak bir sürü şey ama çok küçük bir zaman dilimi olduğu için kendi kendimi resmen parçalıyorum. Sonra aklıma en basitinden beni mutlu edecek birşey geliyor: “Yarın erken kalkmam gerekmeyen birgün!” Evet hala zihnin adeta bir ders günü kadar dolu ve meşgul ama bazen farkına varıyorum ki küçük şeyler bile dinlenmeme ve kafamı boşaltmaya yetiyor. Kafam çok yoğun olduğunda artık durup bir nefes alıp bugünü dolu dolu yaşarken tadını çıkarmaya bakacağım. Peki siz?

Küçük Şehirler

Fark etmesekte gerçekten minnacık şehirlerde yaşıyoruz. 3 sene yaşadığımız ortam ne kadar uzak olsada bir bakmışsınız o 3 sene önceki dostlarınızla sosyal medyada tekrardan konuşmaya başlıyorsunuz. Yarım kalmış muhabbetlerinizi tamalıyor, eski günleri hatırlıyorsunuz. Küçücük şehirlerdeyiz hepimiz, fark etmesekte etrafımızda her gün eski dostlarımız dolaşıyor. Belki aynı metroda belki aynı otobüste belki de aynı trafikte yan araçta. Sonra fark ediyorsunuz ki bizi uzaklaştıran aslında aramızdaki mesafeler değil, bizi uzaklaştıran aynı hayatları yaşasakta aynı şehirde aynı işi yapsakta hatta yollarımız keşissede dikkatimizi vermememiz. Belli amaçlara o kadar odaklanmış, o kadar kendimizi izole etmişiz ki hayattan kafamızı kaldırıp 3 yıl önceki servis arkadaşımızı, 6 yıl önceki sıra arkadaşımızı, 10 yıl önceki takım arkadaşımızı göremez olmuşuz.

Dün, beraber 1 sene boyunca aynı dershaneye gidip, hergün otobüste konuştuğum arkadaşımı aslında ne kadar tanımadığımı fark ettim. 1 sene boyunca aynı mekanda sürekli muhabbet ettiğim kişinin bir kız kardeşi olduğunu bile öğreneli 1 hafta oldu. Kendime kızıyorum sevgili okur, insanları tanırken tanımıyorum aslında. Sadece okul, sadece sınav sonucu, sadece hedeflere o kadar çok yoğunlaşıyoruz ki, o kişiyi yani olmak istediğini değil asıl şuan olan kişiyi tanımıyoruz.

Yine aynı şekilde dün bir sosyal medya uygulamasında severek takip ettiğim ve gönderilerini hala izlediğim bir kişiyle karşılaştım. Kendisini sürekli sosyal medyada birileriyle beraberken, muhabbet ederken gördüğüm için metrodaki o yalnız ve stressli kişiyi tanıyamadım. 1.5-2 senedir takip ettiğim ve hergün en az 10 paylaşımını izlediğim kişiyi tanıyamadım. Evet şehirler küçük, evet aslında insanlarla çok yakınız ama ben hala dibimdeki insanları tanıyamadığımı görüyorum.

Burdan sen okuyucuma tanışsakta, tanışmasakta bir soru yöneltiyorum. “Merhaba, sizi çıkaramadım. Tanışabilir miyiz.”

Burama Kadar Geldi!

Bazen insanları anlamıyorum. Birinin dediği bir şeye kulak verip yalan mı yanlış mı doğru mu değil mi demeden o bilgiye inanmaları beni deli ediyor. Kimse aynı olayı başka bir açıdan incelemiyor ya da umursamıyor. Çok nadir insan karşıdaki kişinin perspektifinden bakıp, onun düşüncesine saygı göstermeye başlıyor.

İnsanların bu kadar düz düşünmesi ya da inatçı olması birbirimizi toplumdan dışarı iteklememize neden oluyor. Toplumlar el ele oldukları süre başarıya ulaşırken günümüzde insanlar bireysel başarıları gerçek başarı olarak saymaya başlaması olayın çok ama çok ayrı bir boyutu. Ben bu boyutta girmek dahi istemiyorum.

Son dönemlerde başıma gelen bir olay sonucu belirli kesim bir toplum tarafından biraz ötekileştirildim. Beni tanımayan insanlar bile “aşşağılık” biri olduğumu düşünmeye başladı. Hoş bir bakış açısı değil daha benle tanışmamış, benle aynı masaya oturmamış adamlar benim hakkımda konuşuyor. Toplumumuzda ne hazırmış böyle şeylere o ona söylemiş bu buna söylemiş derken bir baktım ben hariç herkes benden nefret ediyor olmuş.

Yavaş yavaş beni tanıyanlar anladılar zaten olayın asılsızlığını ve olay kapandı gitti. Beni üzen bu insanlara yapılan kandırma olayı. Yahu hakikaten bazen soruyorum neden ? Neden böyle asılsız bişi çıkarırsın? Karalama politikası demek isterdim ama o kadar yüksek bir ismim ve mevkim yok. Neyse bu da böyle bir yazı oldu. Teşekkürler !!

Doktor’uma Yoldaş Aramak

Takıntılarınız var mıdır? Hayatınızda hiç bir kitabın son sayfasını yırtıp attınız mı ? Çok güzel bir kitap düşünün, harika adeta hayatınızı, bakış açınızı her şeyinizi değiştirdi ama ana karakter sonda kitabın bitmesi için bir düşüşe geçiyor. En yakın yoldaşını kaybediyor, üstüne üstlük ve onu zihninden zorla sildiriyor. Tam son sahne bir kuyuya düşüyor ana karakter, istemiyorsun o karakteri kaybetmek, Viking’in Ragnorak’ı gibi güzel bir karakter ya da GoT’un Arya’sı gibi ya da Arka Sokaklar’ın Rıza Baba’sı gibi birini kaybetmek gibi.

Asla bir kitabı bitirmemezlik etmedim ama bu kitabın son sayfası aynen şu şekilde başlıyor, “Düşüş o kadar hızlıydı ki hava akıntısı adeta kesikler atıyordu bütün vücuduna, dibi yoktu kuyunun.” Bu sayfanın sonunda iyi bişi çıkmayacak gibi… Siz de koparıp atar mıydınız? Ben kopardım ama koparmak bi işe yaramadı. Acı, merak, bekleyiş ve o güzel kitabın sonunu bilememek, belki 2. bir kitap vardır diye bir şansa sahip olamamak beni bitirdi. Karakter resmen kafamda “Ben gitmek istemiyorum.” diyordu.

Rahatlamak istiyordum, koşmak istiyordum, kaçabilecek gibi sonuna kadar, tam anlamıyla “Run like hell”. O kitabı unutmak istiyordum, bir odaya kapatmak ve bir daha o odayı hiç açmamak üzere kitlemek. Ama her göz kırpışımda her yaşama ait küçük bir beklememde beni buluyor ve takip ediyordu bu kitap. Her seferinde adeta oku beni dercesine zilleri çalıyordu. Ne zaman sessizlik çökücek diye beklemekten yorulmuştum. Bu sesi duymazdan gelmek, bu kitaptan kaçmaktan, bitmesini beklemekten bıkmıştım. Bekleyen savaşçı olmaktan yorulmuştum.

Döngüyü kırmam gerekti, kitaba döndüm. Son sayfasını açtım ve okumaya başladım. Umduğum gibi değildi, resmen hatta korktuğum gibi hiç değildi. Daha da korkunçtu. Kitabı bitirdim. Evet şimdi elimde ne vardı? Açık bir son… Yarım bir cümle… Ne yapacağımı bilmiyordum, oturdum ve bekledim.

İster inanın, ister inanmayın boşluğun geçmesi için saatlerce bekledim. Evet karşımda dünyanın en güçlü silahı, kütüphanem duruyordu. Yeni bir yolculuğa yola çıkabilirdim. Hepsi içeriden daha büyükler, binlerce bilgi, binlerce yaşanmışlık, binlerce karakter… Hepsi orada bir kol uzaklığında bekliyorlar. Ben ise oturmuş bu elimdekiyle ne yapacağımı düşünüyorum.

Sonuç olarak hala bu kitabı bitirmeye, üstesinden gelmeye çalışıyorum. Sizin hiç böyle bir kitabınız oldu mu? Üstesinden gelemediğiniz, etkisinden kurtulamadığınız? Tarihin tozlu sayfalarına gömülü olan şeyleri gözünüze güzel gösteren. Fes, papyon, vakkalı ceket, deri pantolon gibi şeyleri sizi bu modern günümüzde giymekten alıkoyan? Bu arada benim kitabımın adı : Sorumluluklarım.

Not: Paragrafların ilk harflerini birleştirin küçük whovianlar.

Dükkana dönmek

Merhaba sevgili okurum, bugünden sonra blogumda değişik bir dönem başlatıyorum. Artık yazıları tam anlamıyla yazabildiğim en kötü ama en serbest halde yazacağım. Bazen şu ne der aman şöyle yazmasam mı şeklinde düşüncelere giriyordum ama kendin olmanın tadını bir kere aldım.

Bugün ki konuşmamız tam anlamıyla hayatımın dönüp dolaşıp 5 senedir sürekli aynı noktadan geçmesi. Hayır bu nokta tabiki de evim değil. Bu şahane nokta milli kütüphane lise dönemlerinde kaçak kaçak girdiğim, şimdi ise kendi üniversite kartımla aldığım kartla giriş yaptığım güzide yer.

Size yemin ediyorum bu mekana gelen insanların %20 lik bir kısmı sadece burada takılmayı sevdiği için ya da belki hoşlaşcağı birini bulur diye geliyor. Saatlerce boş kalan koltuklar, ne zaman molaya çıksam 3 saattir ordaymışcasına koyu muhabbette bulunan insanlar, yemek yedikten sonra üstüne birde kahve pasta yapıp kitap okuyanlar… Yanlış anlaşılmak istemem bence bunlar çok güzel şeyler, milli kütüphaneyi ilginç kılan şeyler. İnsanlar resmen bu betonarme, camları hapishane binayı ilginç kılıyorlar.

Benim burda ne işim var diyecek olursak. Okul kütüphanem tanıdık yüzlerle, simalarla dolu. Hepsi gelip abi naber ? şeklinde muhabbeti açıyor, evet güzel bişi sevgili dostum abuzittin ama 1 saat ara veriyom zaten o arada gel bi çay alalım çıkalım terasa o zaman konuşalım. NEDEN BEN TAM KONUYU ANLARKEN DAĞITIYORSUN ? VER SELAMINI ARADA HABER ET DE?

Neyse anlıycağınız ben yine milli, ben yine kütüphane… Gelirseniz bir selam vermeyi, bir snap atmayı unutmayın! TABİ ARA VERDİĞİMDE…

Sınav Dönemim…

Düşene vurulan bir küçük şans BÜT. Bir öğrenci dramı olan bütünleme sınavı hem yazı yarıya kadar yiyen, hem de sene içerisinde yediğin hurmalar gelir şimdi bir yerini tırmalar diyerekten insanı yıkan ve aynı zamanda insanı strese sokan bir süreçtir. Benim için büt ne size burda onu anlatmak istiyorum.

İlk olarak büt bir tıp öğrencisi için nedir onu size söylemek isterim. Eğer bütünsene ortalamanı zar zor 60 a getirmişsen ve yine ve yeniden koca bir seneyi tekrar okumak istemiyorsan girmen gereken bir sınavdır. Sonuç olarak bir insanın stresste geldiği son noktadır. Benim sürecimde ise büt şu anlama gelmektedir. “Ya üniversite ilk sene kolay olur.İlk sınavda çok çalışmama gerek yok.” diyerek çalışmadığım ve sonucunda ilk sınavda nerdeyse sınıfta son 5 e girdiğim bir senedeydim. Sonrasında ise yediğim bu b*ku temizlemek için gerçek anlamda şapkamı önüme koyduğum ve kendimi ağır bir şekilde eleştirdikten sonra çalışmaya başladığım bir döneme girdim. Şimdi size bu süreçte hiçbir abartma yazmadan hatta hiç bir detayı atlamadan anlatmaya çalışıcam.

İlk olarak büyük ihtimal bu benim en uzun ve en sıkıcı yazılarımdan birisi olucak bundan dolayı burdan sonrasını okumak istemiyorsanız anlarım.

Senenin başını kısa bir cümle ile özetledim o korkunç dönemi anlatmayacağım. Anlatmaya sınav sonucunu öğrendikten sonrasından başlayarak devam edicem. Size yemin ederim sınav sonucunu öğrendikten sonra hissettiğim duygu sadece ve sadece saf öfkeydi. Peki neden ve ya kime karşı? Tabi kide kendime karşı. Çünkü senenin başından beri yorulduğumu ve sınav senesinden çıktığımı bahane ederek çalışmalarımı çok seyret tutmuş ve aynı zamanda bazı ders dışı etkenlerden dolayı dikkatim ve sinirim bozulmuştu. Ders dışı ögelerin etkisi minimize bir şekilde olduğunu sizinde benim gibi varsaydığınızı düşünerek kendi bahanelerime olan sinirime geri dönmek isterim.

Sınav sonucu sonrası kendime gelmem 2 günü buldu ne yapacağımı bilememe ve maalesef ki hayatta başarısızlığa alışmamış olmam nedeniyle bir anda elim ayağım bir birine dolandı. Sonrasında ise kendimi bildim bileli en iyi şeyi yapmaya başladım. Plan yapmak! Peki plan yapmak bir işime yaradı mı? Yani şöyle söyleye bilirim plan yapmakta iyiyimdir ama o plana uymak… Evet herkes gibi bende o plana uymakta bir sıkıntı çekerim. Nedeni ise planlarımı çok sıkı bir çizelgede zaman koymadan yapmam. Neyse sizi çok sıkmadan özet geçerekten devam ediyorum. Bütün 2. sınava hazırlanırken günde 5-7 saat arası çalıştım. Hem 1. hemde 2. dönem boyunca öğrendiğimiz tüm konuları tek tek çalıştım. Peki sonuç? Beklediğimden düşük bir not ! Yehu!!?!?

E peki bu kadar moralim bozulmuş ve bu kadar çalışma sonucu beklediğim yere ulaşamamışken ne yaptım ?Tabi ki ilk 10 gün pes ettim 😀 Sonra dedim ki daha önümde 2 sınav var ve ben daha iyisini yapabilirim. Tekrardan aynı tempoyla çalışmaya başladım üst üste haftalar boyu kimse çalışmazken ben çalışarak geçirdim. Peki geri karşılığı alındı mı ? Evet biraz daha yüksek alarak tatilsiz günlerimin biraz da olsa karşılığını aldım. Ve geldik finale…

Final benim için tam anlamıyla bir hüzündü. 2 hafta boyunca her gün saatlerce çalışmamın yanında birde beklentilerimin çok altında bir not almamın yanında büte 1.2 puanla kaldım. Evet 58,8 ile büte kaldım. Anladığınız kadarıyla bu çalışma süreci sonrası bir 2 hafta daha Ankara’da kimse yokken hiç bir stress atma mekanizmam olmadan çalışmaya kalıcam gibi gözüküyordu. Bu benim psikolojimi şöyle etkiledi: “BİTTİM”

2 haftalık yıkılmış ama çalışmaya çalışan bir psikoloji ile ne kadar güzel olduğunu bilmesemde kendimce verimli olarak pek düşünmediğim bir dönem geçirdim. İlk haftalar evde yalnız başıma çalışırken sonraki hafta bunun artık pek verimli olmadığının farkına varıp milli kütüphaneye gitmeye başladım. Dönüşlerde eve bazen kafamı dağıtmak için yürüdüm bazen taksi ile gittim geldim. Ve böylece sıkıcı ama yapılması gereken bir haftanın sonuna vardım.

Peki şimdi ne durumdayız? Şu anda maalesef ülkemizin gündemi ile ilgili kaygılarla televizyonu izlerken aynı zamanda okulum ile ilgili gizli kaygım içimde büyüyüp duruyor. Bugünlerde açıklanacağı sonuç sonrası ya sevinçten havalara uçacağım ya da bütün sene değişmeyen duygum olan hüzüne boğulacağım.